Son Dakika: WEB SİTESİ OLMAYANLARA FIRSAT
AnasayfaYazarlarAlbümAnketlerÜye KayıtÜye GirişEvlilikReklamHostingWeb Tasarımİletişim
Arşivde Ara  

PUSU KÜLTÜRÜ VE UFUKTAKİ TEHLİKE!!!


Hayatlarında bir kez Diyarbakır'a, Şırnak'a gitmemiş stratejist uzmanlar, AK Parti düşmanlığıyla ülkeyi bölünmeye götürüyorlar!.. Yeni hukukî düzenlemeler için "Oyun oynanıyorken, kural değiştirilmez!" diyerek anayasal değişikliklerin önünü kesiyor, hatta aba altından sopa gösteriyorlar. Onlara tek söyleyeceğim şu: Bu bir oyun değildir. Ülke bölünmenin eşiğine getiriliyor ve karşı tarafa çok önemli bir koz veriliyor!..



İşin doğrusu AKP yöneticileri dahil hemen herkes, daha sekiz ay önce % 47 oy alarak iktidara gelen bir partiye karşı böyle bir dava açılabileceğine bırakın ihtimal vermeyi, zihinlerinden geçirmeyi dahi akla zarar kabul ederdi. Üstelik bu parti geride başarılı bir beş yıl bırakmıştı.

Bu şok sadece Türkiye'de yaşanmadı. Tüm dünyadan gelen tepkilerde de, bu şok yaşanıyordu. Hatta bu dış tepkilerin ortak noktasına baktığımızda, "akıl tutulması" olgusu üzerinde yoğunlaştığını gördük.










Bu şokun etkisiyle Türkiye üçe bölündü: a) Tepki gösterenler, b) Ellerini ovuşturanlar, c) Gönülleri ellerini ovuşturanların yanında olmakla beraber, duruş ve karizmaları çizilmesin diye "...ama!"lı açıklamalarla saf oluşturanlar...

Anayasa Mahkemesi henüz kararını açıklamadan, lehte, aleyhte çok şey yazıldı, çizildi. Kapatma davasına karşı olanlar "hukuk" ve "demokrasi"yi baz alırken, kapatma taraftarı olanlar "hukuk"un ve "demokrasi"nin arkasından dolanmayı yeğlediler... Özellikle "...ama"lı cümleler kuranlar.

Bu süreç AK Parti'nin iktidara geldiği gün, yani altı sene önce başlatıldı. İktidara karşı kaptan köşkünde Ahmet Necdet Sezer vardı. İktidar ve iktidara oy veren seçmenin okları hep kendine yöneldi. Sessiz ve kararlı bir paratoner görevi gördü. O makamda kaldığı sürece, iktidar karşıtı güçler bir rehavet içerisindeydiler. Nasıl olsa sağlam duran bir cumhurbaşkanı var...

Ne zaman ki Sezer'in süresinin sonu geldi, yeni bir cumhurbaşkanı seçimi gündeme geldi... Muhalif kanat yeraltından çıktı ve harekete geçti... 27 Nisan e-muhtırası, cumhuriyet mitingleri, 367 vs... Hükümet, bunu seçimle aşmasını bildi... Hem de bu sefer daha güçlü gelerek... 3-5 ay bunun şaşkınlığı yaşandı... Sonra toparlanıldı ve süreç başladı.

Başbakan bir program nedeniyle Madrid'deydi. Hiç yeri değilken, bir gazeteci "türbanla ilgili" bir soru sordu Başbakan'a... Normalde, öyle bir ortamda çok rahatlıkla geçiştirilmesi gereken bir soruydu... Hatta muhtemelen orada bulunan gazeteciler bile bu soruyu yadırgamış olmalılar... Sinirleri çok yıpranmış olan Başbakan, olmaması gerekeni yaptı... Şimdiye kadar yüzlerce defa kendisine sorulmuş olan bu soruyu, her zamankinden daha anlamlı şekilde, bir adım daha ileri taşıyarak (...siyasal simge olsa bile...) cevapladı. Başbakan'ın bu sözleri gündeme oturunca, bir yerden işaret geldi mi bilemem, Sayın Bahçeli'nin, "Var mısın, gel anayasa değişikliği yapalım, bu sorunu çözelim" meydan okumasını duymazlıktan gelemezdi... Siyaseten, bu adımı atamamazlık edemezdi... Muhalefetin başörtüsü istismarı suçlamalarına karşı duramazdı... Böylece kulvarın içine girdi... Süreç artık hayata geçirilebilirdi. Ve bir akşamüstü tüm Türkiye'yi şoke eden haber: Yargıtay Başsavcısı ve kapatma davası!..

Bu davanın hem siyasî, hem ekonomik, hem Avrupa Birliği ile ilgili önemli etkileri olacak hiç şüphesiz. Ama esas önemli etkisi Türkiye'nin bölünme sürecine girecek ve ipleri de elinden kaçıracak olması.

Sürecin satır araları dikkatlice analiz edildiğinde, AK Parti belki de kapatılmayacak ama "Baş"ı kopartılacak. Yani Tayyip Erdoğan ve kurmay heyetine siyaset yasağı getirilecek. Sayın Bahçeli'nin de kapatma davası açılır açılmaz aceleyle ve de heyecanla telaffuz ettiği buydu. Kapatmanın olmayacağını düşündüren delillerden biri de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ısrarla, (Anayasa'nın Cumhurbaşkanlığı ile ilgili maddeleri çok açık olmasına rağmen) cezalılar listesine dahil edilmesidir. Böylece A ve B planları beraber uygulanacaktır. A planı gereği parti kapatılırsa, yerine yenisi kurulacak ve tepki oylarıyla daha güçlü gelmesi kuvvetli ihtimaldir. Bunun yerine, yoluna yaralı, kolu kanadı budanmış, başsız bir partiyle süreçte eriyerek devam etmesi daha uygundur. B planı gereği ise partinin başsız bırakılmasıdır. Tayyip Erdoğan ve liderlik vasfı, karizması olan kişileri siyasî yasaklı yaparak, partinin başına kitlelere güven ve heyecan veremeyen, silik bir kişinin getirilmesini kaçınılmaz kılmak. Abdullah Gül'ün Çankaya'dan inerek partinin başına geçme düşüncesi, A ve B planlarını boşa çıkarabilir. Bu düşünülerek, Anayasa'nın açık hükmüne rağmen listeye alınmıştır. A ve B planları başarılı şekilde uygulanabilirse, yürürlüğe bir de C planı konulacaktır: Bu da partinin bölünerek, kan kaybına uğratılması... Bu iş için şimdilik iki aday görünmektedir. Abdüllatif Şener ve Melih Gökçek!.. Bu bölünme süreci, A ve B planlarının başarıyla tatbikine bağlıdır. Bu planlarda başarısızlığa uğranılırsa, C planı gündeme gelmeyebilir.

AK Parti'nin başına örülecek bu çoraplardan, seçmen tabanında oluşacak boşluk için CHP ve MHP hiç heveslenmesin. Peki yararlanacak olan kim, şimdi bunu irdeleyelim.

"Bu süreçte ekonomi ne olacak?" sorusuna hiç girmek istemiyorum. Kısaca, rota değişecek, 6 yıl önceki kulvara yavaş yavaş geri döneceğiz. Dış politika, Avrupa Birliği, Ortadoğu'daki gelişmeler... Bunların her biri, ayrı bir yazı konusu. Bu konularda tam birinciliğin eşiğine gelmişken üçüncülüğe geri döneceğiz. Aç, problemli, sıkıntılı.. ama sloganlara dayalı, saygın(!) bir ülke!..

Ufukta görünen tehlike

25 Temmuz 2007 tarihinde Ankara'daki Kent Platformu'nda konuşmacıydım. 22 Temmuz seçimlerini analiz ettikten sonra, aralarında Hurşit Tolon ve Sabih Kanadoğlu'nun da bulunduğu, en üst düzey yargı mensuplarının, bazı emekli generallerin, gazetecilerin ve siyasilerin huzurunda, şunları söyledim: Bu ülkeyi zerre kadar seven herkesin AK Parti'ye bir teşekkür borcu var! Ya AK Parti olmasaydı, Doğu ve Güneydoğu'da tüm oyları Bağımsızlar (DTP) alsaydı, ne yapacaktık? DTP'yi bölge partisi olarak suçluyoruz, peki CHP ve MHP de bölge partisi durumuna düşmediler mi?..

Bu analizim, bazılarını derin düşüncelere sevk etti...

Şimdi de önümüzde bir yerel seçim var... 22 Temmuz seçimlerinden sonra ROJ TV'ye bakmıyor musunuz? Tam 8 aydır, Tayyip Erdoğan'a ve AK Parti'ye yükleniyorlar. Askere (Kuzey Irak harekâtı sırasında bile) yüklenmediler. CHP ve MHP'yi adeta yok sayıyorlar. DTP ve Kürt siyasal hareketinin öncüleri, tek rakip ve tek hedef olarak Tayyip Erdoğan'ı seçtiler.

Buna sebep neydi peki? Kısaca hatırlatalım: 22 Temmuz'dan sonra, Kürt meselesi konusunda dış dünyada Türkiye'nin eli oldukça güçlendi. Başbakan ve Dışişleri, Türkiye'de bir Kürt sorununun olmadığını, bir terör sorunu olduğunu, hatta DTP'nin Kürtleri ve bölgeyi temsil etmediğini her platformda dile getirmeye başladılar. Bu söylemlerde de, delil olarak Başbakan bölgede partisinin % 50'nin üzerinde oy aldığını tekrarladı, durdu. AK Parti'nin bu oy oranı, Batılı birçok çevrede de olumlu bir hava oluşturdu ve AK Parti'nin bu sorunu barışçıl yollarla çözebileceği ümidini doğurdu.

DTP çevresinde ise artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Hatta Ahmet Türk seçimlerin hemen akabinde AK Parti'nin bölgede aldığı oydan dolayı, bütün planlarının altüst olduğunu itiraf etti. ROJ TV'de de sekiz aydır bu konu masaya yatırılmaktadır. Sonuçta DTP ve Kürt siyasal hareketinin öncüleri, AK Parti'yi bölgede zayıflatmak için "DİN" ile ilgili politikalarını yeniden gözden geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Son zamanlardaki mitinglerde ellerinde Kur'an'la kürsüye çıkan imamlar, Said-i Nursi'nin (dinî kimliği silinerek, etnik kökeninin öne çıkartıldığı pankartlar: Said-i Kürdî) resimlerinin yer aldığı pankartlar ve Öcalan'ın Nevruz öncesi avukatları aracılığıyla ilettiği Urfa'da bir ilahiyat fakültesi talebi... Bütün bunlar, DTP'nin bölgede dine yöneleceğini ve AK Parti'yi bölgede zayıflatmayı hedeflediğini göstermektedir.

Önce şu tespiti yapalım: Kürtlerin iki kimliği var: Dinî ve etnik... Dinî kimliği ağır basanlar, oylarını 22 Temmuz'da AK Parti'ye verdiler. Etnik kimliği ağır basanlar ise oylarını bağımsız adaylara (DTP) verdiler. Toplam olarak bu iki blok bölgeden % 90 oy aldı.

Dinî kimliği ağır basan Kürtlerin, etnik kimliğinin zayıf olduğunu zannetmek, bölgeyi hiç tanımamak demektir. 85 yaşındaki Hacı Hasan ile 7 yaşındaki Ahmet'in de etnik kimlik bilinci, en az laik Kürtler kadar güçlüdür artık bugün... AK Parti kapatılırsa, bu oylar öfkenin de oluşturacağı kitlesel dalgalarla DTP'ye gidecektir. DTP'yi kapatırız diye bir ses kulağıma geliyor... Hiçbir şey değişmez!.. Mahalli seçimlerde bağımsız aday ile partili adayın hiçbir farkı yoktur!.. Ufuktaki tehlikenin ne kadar yakın ve ciddi olduğu iyi anlaşılsın diye 22 Temmuz'da partilerimizin bu bölgede aldıkları oyları hatırlatayım:

Görüldüğü gibi tablo, son derece nettir ve yorum gerektirmez!

AK Parti ve DTP'nin kapatılması demek, bölge halkının yok sayılması demektir. Önümüzdeki mahalli seçimlerde bölgede yapılacak propagandayı tahmin edememek, kör olmaktan daha öte bir şeydir. Bölge halkının hissiyatı ve öfkesi bütün oyların, inadına evet inadına, bağımsız adaylara (DTP'ye), hem de firesiz akması demektir. DTP daha bir ay öncesine kadar Tayyip Erdoğan'a ve AK Parti'ye şunun için saldırıyordu: Bölge belediyelerinin, başta Diyarbakır olmak üzere AK Parti'ye geçmesi demek, DTP ve Kürt siyasal hareketinin her türlü lojistik desteğinin kaybolması demekti... Bu da, hareket için bırakınız sıkıntıya girmeyi, adeta yok olmak demekti... Bunu nasıl önleriz diye sekiz aydır kara kara düşünüyorlardı... DTP'ye öyle bir gün doğdu ki, hayal edemeyeceği fırsat, altın tepsi ile önüne konuldu!..

Yerel seçimlerde % 90'larla belediyeleri, belediye meclislerini ve il genel meclislerini ele geçirecek DTP veya yerine kurulacak partiyi artık dış dünyada susturamazsınız!..

Tablo öylesine netleşecek ki, söylemlerimiz dış dünyada belki de alay konusu olacak. DTP diyecektir ki: Bakın ben bu bölgede % 90 oy aldım. Türkiye partileri % 2-3 oy aldılar. (O da memur ve asker oyu...) Yani, ben ötekiyim kardeşim, ÖTEKİ!..

Hayatlarında bir kez Diyarbakır'a, Şırnak'a gitmemiş stratejist uzmanlar, Tayyip Erdoğan ve AK Parti düşmanlığıyla ülkeyi bölünmeye götürüyorlar!.. Yeni hukukî düzenlemeler için bazı bilenler(!) "Oyun oynanıyorken, kural değiştirilmez!" diyerek anayasal değişikliklerin önünü kesmekte, hatta aba altından sopa göstermektedirler. Onlara tek söyleyeceğim şu: Bu bir oyun değildir. Ülke bölünmenin eşiğine getiriliyor ve karşı tarafa çok önemli bir koz veriliyor!..

Bazıları, bu yazıdan şöyle bir sonuç da çıkarabilirler: Bunun derdi Tayyip Erdoğan'ı ve AK Parti'yi kurtarmak (zaten üslubundan da belli değil mi? Biz AKP diyoruz, o AK Parti diyor!)!

Dayanak ve delilleri bu saçmalıklardan ibaret olanlara diyorum ki: Derdim ne Tayyip Erdoğan, ne AK Parti, ne de sizin siyasi istikbaliniz...

Derdim, yangını haber vermek!..

Ecevit'in vefatından bir yıl önce, Cevizkabuğu programında bir itirafı vardı: "Hulki Bey, bu ABD Öcalan'ı bize niye teslim etti, hâlâ anlayabilmiş değilim!" Bu itiraf, ülkeyi yönetenlerin ufuk ve vizyonlarını izahta yeterlidir. Lütfen, öncelikle muhalefet cephesi tansiyonu düşürsün... Yeni yasal düzenlemeler acilen yapılsın ve yerel seçimler öne alınarak, referandumla beraber halka müracaat edilsin. Bir kez daha söylüyorum, mesele Tayyip Erdoğan ve AK Parti meselesi değil, pireye kızıp yorgan yakılıyor... Tünelin ucunda Sevr'i görüyorum. Herkes aklını başına toplasın.

PROF. DR. MEHMET ÇELİK - CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Reklam Alanı

http://www.izmirkizlari.com/
http://www.minamerve.com/
http://www.annemevlenecek.com/
http://www.russianturksingles.com/
http://www.doktorundunyasi.com/
http://www.alevidunyasi.com/
http://www.gences.com/
http://www.zenginhatun.com/
http://www.engellilerevleniyor.com/
http://www.berfinizdivac.com/
http://www.konyalilarevleniyor.com/
http://www.acilhost.com/
http://www.denizweb.net/

Bu haber 10/04/2008 tarihinde eklenmiştir.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu